23 Ekim 2012 Salı

noonelikeyou...

Giderken, bir veda mektubu bırakmalı mıyım, bilmiyorum..
ama,
muhakkak ama muhakkak son bir kadehi bitirmeliyim gözlerim kapalı,
yaşayamadığım hayatlarımı dışarıdan izlemenin şerefine...
Senin hayalini kurmalıyım,
özlerken beni...
Belki başkasının gözlerine bakarak kaldırdığın,
o kırmızı kadehlerin içerisinde...
Ve mutlaka, sağlamalıyım bilmeni,
ben daima, oralarda bir yerlerde olacağım...
Bir türlü boğazından geçemeyecek,
bir türlü vedalaşamayacak,
bir türlü, bırakamayacağım seni...
Sen rahatsız olacaksın benden,
ben daha fazla sarılacağım, tutunacağım bağdemciklerine...
Gözlerinde acı bir damla yaş olup,
düşmek isteyeceğim dudaklarına...
Bugün kavuşamadığım, o sıcak dudaklarına...
Doyasıya ilgilenmeliyim onlarla,
doyasıya yaşamalıyım, hissetmeliyim...
doymalıyım belki de...

Yanlış bir zamanın ortasında,
avuçlarıma bırakılmış yegane doğruydun sen...
Ben her zamanki gibi,
zamansızlığımla katlettim seni...
Kendi zamansızlığıma çekip, saklamak isterken,
her defasında biraz daha siliniyordun birlikte olduğumuz o kareden...
Ben bile bile,
sonunu göre göre, kılımı kıpırdatamıyordum...

Şimdi sana anlatmalı mıyım her şeyi,
yoksa gözlerimi yummalı mıyım,
kendi karanlığıma...
Dudaklarına bir kez olsun dokunarak mı ölmek,
güzel bu gece,
Yoksa onların sıcaklığını bilmeden,
hissedemeden kayıp gitmek mi bir yıldızın parlak karanlığında...

Haykırmakla çözülmeyecek bu içimdeki...
Anlatmakla anlaşılmayacak..
Ben senin gözlerine bakamayacağım...
Sen benim sesimi bir daha asla duyamayacaksın...
Başlamadan bitireceğim,
ama bu gece en çok,
kendimi öldüreceğim...

18 Ekim 2012 Perşembe

apocalypse...

Bazen durup düşünüyorum... Hayatımızın nefes alma anları, ne kadar da kısıtlı.. Elimizi attığımızda karşımıza çıkmayan yeşiller, bizlerden başka canlılara olan tahammülsüzlüğümüz, birbirimize karşı olan bitmek tükenmek bilmeyen öfkemiz, sürekli yeni tohumlar ekerek suladığımız agresyon, nefret.. Sabah erken uyanmak, modern kölelik, trafik, tanışmaya tenezzül etmediğin insanlarla yan yana yolculuk etmek, öfkeden trafikte bir tanesine okkalı bir küfür sallamak... Geç kalsan, izah etme stresi...

Tüm bunlardan sıyrılıp, yaşamaya haftada kaç dakika fırsat bulabiliyor insanoğlu, bunu bir düşünüyorum... Yapmak istemediği bir şeyi yapmayınca, sorumluluk stresi yüzünden kendini yiyip bitirip, anın tadı bile çıkarılamıyor... 

Peki ya kıyamet gerçekse? 

Ben inançlı biri değilim. Fakat doğa, elbet pes edecek. Doğanın ciğerlerini söküp, onu yiyip bitireceğiz bizler. Onun sayesinde yaşarken, kendi ölüm fermanımızı her gün yeniden imzalıyoruz. Kendini yenileme gücünü, asla umursamıyoruz...

Peki doğa ölürse? Ardından teker teker bizler de öleceğiz... 

Yarın her şeyin sonu gelse, hangimiz bugün yaşadığımız günden, geçirdiğimiz haftadan mutlu olacağız? Biz hayatta bunun için mi varız? Çalışmak, üretmek, tüketmek, teknolojinin en yüksek safhasında olan iletişimsizlik, birbirini anlamayı bile ağırdan almamak, her şeyi olanca hızlılığıyla yaşamak istemek... 
Sevişmek için sevmeyi bekleyememek. Yemek için pişirmeyi istememek. Öğrenmek için okumaya üşenmek. Tanışmak için bir 'merhaba'yı çok görmek. Çimlere uzanmak için bir türlü vakit bulamamak. 

Hayatımızın günlerini umursamadan bir bir geçirirken, gerçekten de bunları mı hak ediyoruz? 
Bir insanı yargılayıp, parmaklıklar ardına koymak, sorunun en mükemmel çözümü mü? 
Parası olmayan eğitilemez, çoğu zaman hastalığa, bazen ölüme terk edilirken, insanlar içinde hak ettikleri gerçekten bu mu? 
Sokağa çıkmadan bir ekran arkasından konuşmak, onunla bununla.. Yapabileceğimizin en iyisi bu mu? 
Karşındaki yarın orada olacakmış gibi güvenle, öfkelenip laflar savurmak, ya da sen hala orada olacakmışsın gibi... Ânı yaşamak bu mu?... 

'Yaratılan' en akıllı varlık olarak ego şişiren insanın yapabileceği en iyi şey bu mu? Kurabileceği en mükemmel düzen bundan mı ibaret? Baş kaldırmaya bile yorgun muyuz? Kendi kendimizi köleleştirip, hayatımızda bir kaç mutlu gün yaşayınca, sevinmek mi doğal olanı gerçekten? 

Kendimizi çaresizliğe kilitleyip, kendi çaresizliğimizle yaşamak, bunun ise hiç canımızı acıtmıyor olması... İnsanoğlunun evriminde, günlerden bugün... 

12 Ekim 2012 Cuma

düşüyor mu,
üşüyor mu  o hece dudaklarımda..
ölüyorumdur belki,
ölümü düşlüyordur dudaklarım da...
üşüyor mu,
seni mi düşlüyor,
geceleri, karanlık yatağında..
bilmiyorum...
ellerini alıp kalbine sıkı sıkı bastırmak,
yeni bir yuva bulmak mı istiyor...
bilmiyorum...
ölmek daha mı iyiydi ellerinde,
dudaklarından intihar ederken,
apar topar,
acelesi varmış gibi hem de,
ölmek diyorum işte,
biraz ciddice bir mevzu ya hani...
buz tutmuş dudaklarında titremek gibi,
sessizce...
korkmadan seviştiğin bedenlerin aksine,
sessizce...
duvara çarpıp bir bir kırdığın,
döktüğün tüm yüzlerin aksine,
sessizce...
cesaret edemeyeceğin kadar belki de,
sessizce...

sağır eden çığlığının yankısı,
sade bir boşluktan ibaret..
kimse duymadan seversem seni,
sevmiş sayılır mıyım yine de?
kimse duymadan bırakırsam kendimi,
dudaklarının arasından,
ölmüş sayılır mıyım yine de?...

9 Ekim 2012 Salı

liar...

son vermek istediğin hayatların başında kendininki mi var Laure?...
nihayetinde, sen de bir insansın ve,
olabildiğince aç gözlü, kendine aşık ve ölüm korkusu ile dolusun,
değil mi Laure?...
kendinden nefret ederken,
diğer taraftan da üzülmemesi için, bir sürü insanı üzmeyi göze alabilirsin,
değil mi Laure?...
üzülmeyi hak ettiğini kendine itiraf edemezken,
köşe bucak kaçıp, saklanmak, seni bu kadar yorarken,
sen kendi benliğinde boğulurken,
uzanacak bir ele muhtaç olduğun gerçeğini bile kabul etmezken,
ölmeyi hak ettiğini düşünmek, nasıl bir his Laure?...
kendine verdiğin sözler bir boka yaramazken,
daha ne kadar harcayabilirsin,
ne kadar bozdurabilirsin ruhunu?
yamalanmış kalbini kim ister artık,
dönüp kim bakar gözlerine Laure?...
hayır, kadehinde biraz olsun bile şarap yok...
fincanında, kahve yok..
istediğin hiçbir şey,
sen, 'sen' olmadan, gelmeyecek sana,
biliyorsun Laure...
yapacak bir şey yok,
yine duracaksın,
ve yine terk edecekler seni bir bir..
yapacak bir şey yok,
hepsinin ardından baktığın gibi bakacaksın,
gözlerinde yağmurlar biriktirip...
yapacak bir şey yok Laure...
yapacak 'çok' şey var...
sen ise, içlerinden sadece yalnızlığı seçtin...
maskeni düşür hadi Laure...
anlat,
hiç anlamayacak olanlara...
neden kağıtların kanıyor,
hadi söyle onlara...

3 Ekim 2012 Çarşamba

Afternoons in Utopia...



Ütopyamda bir öğleden sonrası...
gökyüzü olanca kırmızı...
Ütopyamda bir öğleden sonrası,
bir köpekle evliyim, patilerim ise pespembe..
Ütopyamda bir öğleden sonrası,
ölen hiç hayvan olmadı..
Hepsine sarılıyorum ve,
öpücükler konduruyorum burunlarına..
Ütopyamda bir öğleden sonrası,
en son çocuk binlerce yıl evvel ölmüştü...
Silah sesi kimsenin hatırında kalmadı..
Ütopyamda bir öğleden sonrası,
Dostlarımızı yemiyoruz..
Her şeyin azına razıyız,
pek çok yeşillik bizimle çünkü...
Ütopyamda bir öğleden sonrası,
güneş yakmıyor,
bulutlar burnumun ucunu gıdıklıyorlar...
Ütopyamda bir öğleden sonrası,
gülümsüyorum,
kucağımdaki kedi, gülümsüyor bana..
Ütopyamda bir öğleden sonrası,
çimenler yatağım olup, ağaçlar örtüyor üzerimi...
Rüyamda bir nehir kucaklıyor beni..
Yunusların dalga sesini hissedebiliyorum..
Ütopyamda bir öğleden sonrası,
uyuyakalıyorum...

Yukarıdan, dünyadaki suretime bakıyorum..
Ellerim kanlı...
Ayaklarım çamurlu...
Zenginim...
Acı doluyum...
Sevgiden olanca uzağım..
Sevgiden, olanca uzağız...

1 Eylül 2012 Cumartesi

vahşi bir ölümü takip ediyor, nefes almadığını fark etmeden adeta, yürüyor usul usul..
karanlık korkutmuyor, içine çekiyor sanki..
bir ölümün peşi sıra, koşar adımlarla, duraksayarak yürüyor..
üzerine basmıyor yerdeki kızıllıkların..
sürüklenmiş belli ki... 
belki de sürükleniyor hâlâ?..

bir ölümü takip ediyor, bir umut..
belki alır beni de... 
hep tutunacak eller arayan o el,
bir ölümün peşi sıra sürükleniyor...

parmaklarından çalmışlar,
derisini kurutmuşlar,
kızıl acılar bahşetmişler ona,
uzandığı eller...
ne ummuş, kim bilir..
belli ki sürükleniyor şimdi... 
hâlâ umutlu...

ölümün sesi tatlı mı dersin?
nefesi sıcak mı?
ölüm, öyle bir çığlık mı?
arından gelen çığlıklar gibi,
acı mı gerçekten öyle?...

ardından her şey kıpkızıl...
ardından,
tahammül yitik.. 
suçluluklarımı yıkayıp gözyaşlarımla,
temizleyemiyorum..
ellerimden kayıp giderken,
o küçük çığlığınla,
acıyor canım...
çok acıyor...
zihin, bir boşluk.. 

seninle ölmeye gelmek istiyorum,
kısa bir yürüyüşe çıkalım,
diyorum..
belki bu sefer korkuyorum...

uzattığım el,
sürüklüyor saçlarımdan,
bileklerim kıpkızıl,
güneş doğmazsa,
öleceğim..

bir damla umut düşüyor gözlerimden,
yankılanıyor boşluğun duvarlarında,
sonunda titreyerek bırakıyor kendini kirli yastığının üzerine.
artık işi bitti seninle... 

25 Ağustos 2012 Cumartesi

kimin hayallerine dadanıyorum ben,
neler yapıyorum tam da şu an...
kimin gündüzlerini boyuyorum,
kapkaranlık bir siyaha..
kimin gözlerindeki yaş olup,
boğazına düğümleniyorum...
kimin hayal kırıklığıyım ben?...

medet umma,
biraz olsun bile,
yaklaşma mesela,
o kapıyı çalma,
açma ışıkları,
telefona yan gözle bile bakma...

acıtıyorum..
kendi kendini düğümlüyorsun,
ruhum kayıp gidiyor..
uzaklardan bir geminin güvertesine bırakıyor kendini,
sen hâlâ ordaymışım gibi...
sen hâlâ...

kimsin sen, bilmiyorum...
ben yıkılmaya hazır bir dominonun,
başındaki o taşım...
elbet canını yakacağım...

18 Ağustos 2012 Cumartesi

29 Temmuz 2012 Pazar

arabesque...

üşüyorum..
özlüyorum en çok..
sen anlamıyorsun,
anlamamayı seçiyorsun..
ben ağlıyorum,
yağmurlu havanın ardından gelen gökkuşağı gibi,
bir beliriyorsun,
bir kayboluyorsun gözbebeklerimde...

sen gidiyorsun..
ben duruyorum..
sen gittiğini sanıyorsun,
ben sana yeniden aşık oluyorum..
sen, özlemem sanıyorsun,
ben, bir de özlemine aşık oluyorum..

sen, gittiğini sanıyorsun,
ben her gece sana sarılıyorum..
sen, gelmiyorsun,
ben her sabah seninle konuşuyorum..

uykularımın katili oluyorsun,
yine de sana kızamıyorum...
damlalar biriktiriyorsun gözlerimde,
ağzımı açıp tek kelime edemiyorum..
midemde bir sancı,
damarlarımda büyük bir acı oluveriyorsun,
öldüremiyorum,
dokunamıyorum,
konuşamıyorum...

ben yazıyorum... sen okuyamıyorsun... 

10 Temmuz 2012 Salı

özlemin büyük bir volkan olup,
taşıyor göğsümden, durmaksızın...
dikenli tellerle çevrilmiş,
yalandan bir duvar örüyorsun..
ardında seni göremiyorum,
bir vakit sonra...
özlemin kalbimde kabuk bağlıyor,
durmaksızın...
gözyaşlarım sana akmak istiyor,
kelimelerim peşinden gelmek...
ellerim sana tutunmak istiyor,
o duvarı aşmak istiyor tüm bedenim,
kanayacağını bile bile,
durmaksızın...
gözlerim,
kapanmak istemiyor sensiz gecelerde..
ben, hükmetmeye çalışıyorum,
mağlup oluyorum,
durmaksızın...
hüngür hüngür ağlamak geliyor içimden..
hüngür hüngür ağlamak,
nasıl ihtiyacım var...
akmıyor,
birikiyor,
içimde büyük seller yaratıyor,
ben, boğuldukça boğuluyorum...
karaya vurmuş bedenim,
yorgun..
kanıyor...
yanıyor...
yalvarmak istiyorum durmaksızın,
yalvarmak..
"ne olur biraz gözyaşı... 
ne olur biraz merhamet..."

30 Haziran 2012 Cumartesi

paçalarımdan çekiştiriyorlar binlercesi..
gökyüzüne doğru koca bir adım atmak istiyorum..
yıldızların sarkıttığı halatlara tutunup,
tırmanmak istiyorum onlara..
derin bir nefes alabilmek istiyorum,
yüksek basıncın koynunda..
biraz uyuyakalmak istiyorum..
ben yalnızca karanlıkta uyuyabilirim..
sönük bir yıldızın kucağına kıvrılmak istiyorum..

bana yüzgeçler hediye edin..
yalnızca..
o maviliklere sarılmak istiyorum,
okşasınlar tenimi,
sarıp sarmalasınlar,
ben tepemdeki güneşten,
çok uzaklardayken..
çok uzaklardayken ben,
olanca seslerden..
yüzgeçlerim ve ben...

ah, o gramofon benim başımı döndürüyor!
bir taş plak oluyorum o dolunaylı gecede,
yanımda bir şarap kadehi,
kırmızı gülümsemesi ile göz kırpıyor,
cezbediyor beni..
üzerindeki dudaklar kime ait?
hangi kulaklar dinliyor beni?
umursamıyorum...

sokağın bir köşesine kıvrılmış,
o köpeği istiyorum..
yalnız ve yalnızca..
sizler lütfen,
terk ediniz dünyayı..
ikimizi baş başa bırakınız..
lütfen,
artık gidin başımdan..
lütfen...

belki de ben,
gözlerindeki karanlıktan daha fazlası olmak,
istemiyorum,
yalnızca...


26 Haziran 2012 Salı

Razorblade...

Dizleri hariç, hiç kanamamış insanlar var..
Canlarının yanmasından deli gibi korkuyorlar.. Diğer insanların yaptıkları yüzünden, canları yeterince yanıyor zaten.. Pürüzsüz ciltlerine zarar gelmesini istemiyorlar. Acılarını sonuna kadar ruhen yaşamak istiyorlar... 

Geçmişten küçük bir kız, bir şeyler anlatmak istiyor...


Acılarımı büyütecek kadar küçük bir yaştayım, bugün, bu karanlık odada.. İç dünyama kıyasla oldukça küçük ve oldukça dar.. Sevmediğim bu evdeki bu oda, tüm huzursuzluklarıma açılıp, kapanan, bir kapı gibi.. 
Hemen karşısında bir banyo kapısı var.. Ezan sesi ile birlikte beni en huzursuz eden şeylerden biri de, bu kapı.. 
Annem ve babam, bu evde yoklar.. Babam, olması gerekenden daha uzun bir süredir yok.. Annem, alışık olduğumdan çok daha uzun zamandır yok.. 
Olmaması gereken bir sürü insan var.. 
İçten içe yaşamayı hak etmediğim, zorunda olmadığım şeyler oluyor.. Neden hak etmediğimi ve katlanamadığımı, daha sonra anlayacağım.. Henüz anlayamıyorum.. 
Dostoyevski okuyorum.. 
Şarap, güzel geliyor.. Vodka kusturuyor.. 
Babamı özlüyorum, çok acı çekiyorum. Aşık olduğum ilk erkeğin yokluğuna tahammül edemiyorum. 
Bu odanın duvarlarına tahammül edemiyorum..
Bir şekilde canım yanıyor, göremiyorum...
Manevi halden maddi hale bürünmelerini, onları seyredebilmeyi istiyorum... 
Banyoda, aynanın önünde minik jiletler var..
Aklımdan neler geçiyor bilemiyorum... 
Bir tanesini, kaygan kağıdını bozmadan çıkarıp avuçlarımın arasına alıyorum,
iki adım sonra odamdayım.. 
Parmaklarımı üzerinde gezdiriyorum.. 
Keskin bir tarafı yok gibi?
İncecik, ağır da değil.. 
Bunu git gide merak ediyorum.. 
Sağ kolumu kendime çeviriyorum.. 
Enlemesine bir çizgi.. Hiçbir şey olmuyor.. 
Bir şey görünmüyor.. acı yok, kesik yok, kan yok.. 
Hafif bir çizgi daha.. 
Hiçbir şey olmuyor.. 
Bir tane, bir tane, ve bir tane daha.. 
Anlayamıyorum, böyle olmamalı.. 
Hafif jileti masanın üzerine öylece bırakıyorum. 
Belki de ben tam bir korkağım.. Minik korkağın teki.. 
Kimse uyanmadan şunu yerine koymalıyım.. 
Banyonun ışığı gözümü alıyor, karanlık ve ufak odadan sonra..
Aynaya bakıyorum, jileti kağıdına yerleştiriyorum.. 
Yoğun bir kırmızılık, gözüme çarpıyor..
Kendi kanım, küçük pıtırcıklar oluşturmuş, derimin üzerine çıkmaya çalışıyorlar.. 
Hafif bir sızlama...
ve yanma..
Hemen kolumu yıkayıp odama peçetelerle dönüyorum.. 
Kan sakinleşiyor çabucak...

Bu minik acı ve sızlama, hoşuma gidiyor.. Bir alışkanlığa çeviriyor kendini..
Terleyince, vücudumdaki tuzla beraber yanıyor..
Güneş değince, daha da yanıyor..
Beyaz tenimin üzerinde kırmızı kırmızı parlıyorlar.. 
Acımı kendi ellerimle kontrol edebiliyorum, tam o anda.. 
Acımdan utanıyorum, insanların baskılarını, 
aslında asla ellerimde olamayacak o özgürlüğün yokluğunu fark ediyorum.. 
Bakışlarındaki anlamamazlığı.. 
Acısını seven bir insan olabileceğine ermeyen akıllarına bakıyorum uzaktan.. 
Acılarımı seviyorum.. 
Onları görüp, onlara dokunabilmeyi, daha da çok seviyorum.. 

Soyut acılarla birebir, tamamen aynı bir acı, tenimdeki.. 
Önceleri hissetmeden, sonraları hafif bir sızı ile..
Daha sonra durmadan kanayarak, 
ve uzun bir müddet tazeliğini koruyarak, duruyor, olduğu yerde.. 
Sızlıyor, yanıyor, kabuk bağlıyor, bazılarının izi kalıyor.. 
Göremediğim için unuttuğum acıların aksine, 
orada bana sürekli kendini hatırlatıyor.. 

***

17 Haziran 2012 Pazar

sen hangi hissi seviyorsun? diye sordu, mutsuz'luğu seven adam...
hepsini.. diye cevaplayıverdim.. onunla konuşurken asla "sanırım" demek istemiyordum.. "bilmiyorum" dememeye dikkat ediyordum... kendinden emin bir kedi gibi dik durmak istiyordum karşısında...
hiç "bilmiyorum" demiyorsun, ben çok diyorum sanırım.. herkesi kendim gibi sanıyorum şu sıralar... deyiverdi, aklımdan geçenleri okumuş gibi.. belki de okuyabiliyordu. keşke okuyabilseydi...
her şeyi bir bir anlatabilseydim ona keşke..
denizin üzerinde bulundurduğu bir sandalı olsa,
dört tarafı denizle çevrili bir kara parçasına atsaydık kendimizi keşke...
ben dünyanın gerçekliğinden uzak peri masallarına dalmışken,
bir şarkı söyler misin? cümlesiyle kendime geldim.. gözlerinin içinde kendimi görebilsem, inan söyleyemezdim...
bir, iki, üç... öylece akıp gittiler dudaklarımdan...
biliyor musun, adamın birine yalvarıyorum, ona şarkı söyleyebilmek için... diyesim geliyor.. diyemiyorum..
sesimi duymak istemesi için kendimi parçalayasım geliyor... diye anlatmak istiyorum, anlatamıyorum...
uyanınca aklına düşebilmek için kilometrelerce koşasım geliyor... söyleyemiyorum...
beni bir kere özlesin diye kalbimi ellerinin arasına koymak istiyorum... 
öfkelenmek, delicesine sinirlenmek ona, duvarları yumruklamak istiyorum... yapamıyorum... 
hüngür, hüngür, ağlamak istiyorum sinirimden... ağlayamıyorum...
bunları sana anlatamıyorum...
anlatmam gereken, sen değilsin...
ben de değilim...
bazen, sinirden ağlayasımız gelir ya... bazen, çok sevdiğimiz birine sinirlenip.. hani ağlamak isteriz ya, sinirlenemeyip... işte, ben o hissi sevmiyorum... 
gözlerimin içinde gülümsemesi yankılanıyor... anlıyor belki de...

***

o'na olan zaafımdan, utanıyorum adeta..
kendi kendimi azarlıyorum,
kendi dizlerimi kanatıyorum,
hep salıncaklardan düşüyorum,
bisikletten yuvarlanıyorum...
şekeri alınmış bir çocuk gibi,
zırıl zırıl ağlamak istiyorum...

beklemek dünyanın en büyük işkencesine dönüşüyor...
öfkem bir med cezir gibi kayalara çarpıyor,
büyüdükçe büyüyor zihnimde,
tek bir cümlesiyle ıslak kumlardan geriye çekiliyor...
uysal bir kedi gibi kıvrılıyor koltuğun köşesine...

ben,
utanıyorum...

***

sana sorduğumda "iyiyim" demedin... sanırım sen, herkes gibi değilsin... 
iyi olmak için de, kötü olmak için de bir çok nedenim var, ya da bir tek nedenim bile yok... ama "normal" olmak açıklama gerektirmiyor.. işte ben insanları, böyle seviyorum... 


***


sırf
sen seviyorsun diye, 
kendimi, 
uçurumdan aşağı atamıyorum... 













13 Haziran 2012 Çarşamba

ben istiyorum ki;

bu gece,
herhangi bir gece,
sakin olun istiyorum..
sakin olun,
lütfen Beethoven dinleyin,
7. Senfoni'nin 2. bölümünü açın,
mesela, dinleyin...
şu an yaptığım gibi..
sizin de aklınızdan binlerce şey geçecek mi?
merak ediyorum...
onlarca, yüzlerce, binlerce şey...
buraya yazamayacağınız.
anlaşılacak bir müzik değil,
hissedilecek bir müzik,
huzur bulmak, dinlenmek, sakinleşmek için değil,
her duyguyu hissetmek için,
öfkeyi, heyecanı,
dinginliği,
ve, saire...

içimde,
içime oturan kocaman bir his,
büyük bir boşlukta oturan kocaman bir his,
saçmalık... 


şu an yaşadığımız,
yaşamak zorunda olduğumuz her şey,
sanki tamamen saçmalık...
tamamen...
...

Electric blue eyes, where did you come from?...

kafamı kaldırmaya mecalim yok gibi..
kafamı kaldırmadan yazıyorum
yanlışlarımı asla umursamadım..
onları sürekli tekrar etmemden anlıyorum bunu..
klavyenin her tuşunu ezbere biliyorum..
kafamı kaldırmaya ihtiyacım yok.. olmuyor..
hata yaparsam, aynı hatayı ikinci kere tekrar edeceğimi de biliyorum..
bu yüzden onu önemsememe gerek yok...
zamanım bolmuş gibi, onu kaybedip duruyorum..
ne yazmaya gelmiştim ben buraya?...

ah, evet.
saçma gidişini,
saçma dönüşünü
ve her hamlende bir öncekinden daha fazla sıçtığın ağzımı..
sanırım, bunları yazacaktım..

kırık kalpler çarpmıyormuş, haberin var mı?..
tamir olmuyorlarmış,
ve bir daha geri gelmiyorlarmış...
halbuki,
o zarfı açıp okurken parmaklarından düşenleri,
sesinin tınısı kulaklarımda yürürken,
gülümserken,
kalbim allegro bir esere eşlik ediyor gibiydi adeta...
sen her şeyi mahvettikten sonra,
ayağa kalkıp ne yapmalıyım, bilemiyorum..
bu sefer, gerçekten
bilemiyorum..
çünkü biraz yorgunum,
ondan da fazlası, durgunum...
geleceğini biliyordum,
bu en kötüsüydü...
bazen bilmek,
evet en kötüsüdür..
hep bilmek isteriz ya?

ben her dilek hakkımda, seni diledim...
inanmak istememecesine içten bir şekilde inanarak,
her üflediğim mumda,
her kapattığım falda,
her yıldız kaydığında,
yanağıma düşen her kirpikte,
ben salak bir çocuğa dönüştüm..
senin sesini bir kez daha duyabilmeyi diledim...

çocuklar çabuk sıkılıyor,
çabuk vazgeçiyordu..
gözden kaçırdığım önemli bir detaydı sanırım...

yine de,
bilemiyorum...
ben aynı hatayı tekrar tekrar tekrarlamadan önce,
bi' siktir olup gitsen keşke...

31 Mayıs 2012 Perşembe



bir insanın kalbini, ellerinin arasında tutmak çok zor..
bir hayvana yaklaşmak çok kolay... başını okşamak, tüylerini sevmek, burnunu öpmek, sarılmak, kucağında yatmak...
bir insanın saçlarına dokunmak alelade, çok zor..
düşüncelerini önemsememek, gözlerinin önündekini umursamıyor oluşunu düşünebilmek çok zor...
bir hayvana sarılmak çok kolay..
seni istemezse, o an istemediği içindir..
çirkin olduğun için değil, kötü koktuğun için, kısa, uzun, zayıf, şişman, esmer, sarışın, iyi veya kötü olduğun için değil...
bir insana sarılmak, zorundalıklar ve sorumluluklar bütünüdür..
kendini beğenmeye, beğendirmeye çalışmak zorundasındır,
kaybetmemek için bir sürü sorumluluk gerekir, öyle alelade çekip gidemezsin de, istediğin vakit..
sebepler, bahaneler bulmak zorundasındır..
hep çekip gitmek istersin..
hep çekip gitmek istiyorum..
siktirolup gitmek istiyorum girdiğim tüm hayatlardan...
ben bir filin kulaklarının altında yaşamak,
bir ayının göbeğinde uyuyakalmak,
bir tilki ile ormanda dolaşmak,
bir yılanın gözlerinin içine bakabilmek istiyorum yalnızca...
girdiğim hayatların hepsi yanlışlıklardan ibaret..
istiyor gibi görünmem, yalnızca bir illüzyon..

***

huzursuzluğum adeta çamur gibi, paçalarıma bulaşmış..
timsahlarla dans etmek adına yüzüyorum o bataklıkta..
huzursuzluğum adeta boynumdaki bir bıçak gibi..
huzursuzluğum, elimdeki tabanca gibi,
şakağına dayamaya can attığım...

***

beni kendimden daha çok seven
herkesi
öldürmek istiyorum
bir bir...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

sen yokken çok saçmaladım ben.. çok dağıldım.. çok dağıttım..
kırdım, döktüm bir bir... 
sen yokken en çok, özledim ben.. 
bir kılığa büründü özlemim, 
sarılıp uyudum sıkı sıkı.. 
sen sandım, sevdim, seviştim.. 
bağlandım, alıştım, kavga ettim, 
ayrıldım, unuttum... 
sen beni terk ettin, 
ben özlemini terk ettim.. 
sen beni unuttun, 
ben özleminle birlikte, seni unuttum... 


bir ilkbahar rüzgarı seni burnumun ucuna düşürmeden evvel, 
ne de huzurluydum... 


dayanamazsın yüzmeye, gözyaşlarımın biriktirdiği okyanusta.. 
taşıyamazsın içine özlemlerimi doldurduğum kumbaramı... 
bilmiyorsun o dili, okuyamazsın sevgimi sayfalarca yazdığım o defteri... 
kırmızı kapaklı... 


ne var biliyor musun?
intikam, tek kişiliktir...
ben senin intikamın olmayacağım... 
sana yardımcı olmayacağım... 
hadi o trene bin şimdi.. 
korkma, çek o tetiği... 
terk edilmişliğinin altında ezilmeden, 
git şimdi... 

17 Mayıs 2012 Perşembe


damarlarımdaki alkolden farkın yok,
gecenin sonunda midemden boğazıma kadar hızla koşup,
dışarı çıkmak isteyen bir bulantıya dönüşmen ise,
an meselesi...

7 Mayıs 2012 Pazartesi

tutunmaya çalıştığım o eller, çok yabancı.. 
düşmeyeceğim o uçurumdan biliyorum.. 
ellerinden, anlamsız bir medet umuyorum... 
göz bebeklerime işlerken kendini,
bir tutam tadına bakmak istiyorum..
ne kadar harcayabilirim, 
pek emin olamıyorum.. 
gözlerimi açmak istemiyorum, 
duymak yetiyor,
her zaman yetmişti... 
sadece birer silüet olun istiyorum, 
sizleri görmek istemiyorum.. 
bakışlarınızı üzerimde istemiyorum... 

boynumdaki nefesin, 
bana güzel bir yarın vaat ediyor..
ben neden kana kana içiyorum nefesini,
neden inanıyorum, 
bilmiyorum... 

sanırım o ben değilim..
sanırım o bir yansıma.. 
sanırım anlamayacağın cümleler kuran 'o'
benim... 

basitleştiremiyorum...
insan olmandan, 
korkuyorum... 

29 Nisan 2012 Pazar

bazen, şeytanın yeryüzündeki bulanık bir yansıması oluyorum..
bu, kalbimin hızla çarpmasına,
suçluluk duymama,
biraz pişmanlık hissetmeme,
en kötüsü de içten içe,
mutlu olmama neden oluyor..

evet, bazen kötü oluyorum..
evet, bundan mutlu da oluyorum...
evet, sizin acizliğinizi suratınıza bir tokat gibi çarpıyorum...

çalıyorum; asla pişman olmuyorum. çünkü onlar bizden her zaman çok daha fazlasını çalıyorlar..
birinin canını yakıyorum; çünkü o da bir başkasına, asla acımayacak.
fiziksel zarar; sandığınızdan çok daha eğlenceli olabiliyor. bir süre sonra, karşınızdaki gözlerin yalvaran çığlıklarına bağımlı olabiliyorsunuz..
o muhteşem aşklara bir son veriyorum; çünkü sikimde bile değil, birbirinize taktığınız kelepçeler ve söylediğiniz yalanlar.. aldatılıyorsanız, üzgünüm. benimle aldatılıyorsanız, çok zevk alıyorum!..
bir insanı asla sevemiyorum; ona ihtiyaçlarım yüzünden yakınlık gösterip, işim bittiğinde buruşturup çöp kutusuna atıyorum. bu başlarda zor geliyor..

en çok da yaptıklarımın ardından konuşulması, haz veriyor.
mutluluk oyunları,
küfürler,
övgüler...
sizin acılarınızdan, kendi anksiyetemden besleniyorum.
ben kötülük yapıyorsam,
siz bunu çoktan hak etmişsinizdir...
hepinize yukarıdan bakıyorum...