2 Eylül 2013 Pazartesi

teşekkürler

sana edecek teşekkürüm yoktu aslında.
yanımda olmadın.
hayalini kurduğun büyük seralı,
domates tarlalı eve inandırıp,
hepsini un ufak yaptın.
hayallerinin içine çekmeye çalıştın beni,
senden önce hep kaçıyorken hayallerden ben..
sürekli konuştun.
aslında hiç hissetmedin.
sana bunlar için teşekkür edecek değilim.

sadece
sağ kolumun altında uyuduğun o gece
uyuduğum en huzurlu uyku
hiç bitmesin istediğim o an,
yaşadığım en huzurlu an.
bunun için teşekkür ederim sana
sadece...

9 Ağustos 2013 Cuma

Ne yaparsan yap ama...

belli etme özlediğini..
kendine bile belli etme..
sakın kabullenme,
sakın dile getirme.
'alıştım' de yokluğuna,
'daha iyiyim böyle' de...
onlarca yalan söyle..
yazma onu her bulduğun köşeye,
yazma onu sağa sola...
yazma işte şimdi, dökülmesin parmaklarından...
özlediğini belli etme sakın...
boğazında yumru olsun,
gözlerinde biriksin,
düşmesin sıcak bir damla olup yanaklarına..
ne yaparsan yap,
'özledim' deme...





al beni, ne yaparsan yap... 

23 Temmuz 2013 Salı

özledim...
sevişmeden önce müziği seçmeni,
kahvaltıyı hazırlamanı beklemeyi,
sonunda sevdiğim kahveyi yapmanı,
markete girip ikimiz için seçim yapmayı,
hastayken sana çorba yapmayı,
kırmızı ışıkları,
sevdiğin bir yemeği yerkenki halini izlemeyi,
iyi olacağıma beni dahi inandırmanı,
sevgine inandığım günleri,
hepsini çok özledim...

en kötüsü;
sensiz daha iyi olduğumu fark ettiğimden beri
sensiz kötü olacağımı düşündüğüm günleri özledim...

19 Mayıs 2013 Pazar

+ adamların bizi sevmesi sadece birer illüzyon. ya da, o kadar da derin anlamlar yüklememek lazım. farenin peşindeki kediden farklı değil.
- kediyi de sikeyim fareyi de ama artık!...
kitaplıktan eski bir kitap aldım.
eski şeyleri karıştırmayı çok severim, hep sevmişimdir..
hızlıca sayfalarını gezerken arasındaki fotoğrafı fark ettim.
hemen hemen 7 sene öncesi, saçlarım rüzgarla savruluyor, suratımda garip bir gülümseme var..
o gülümsemeyi özlüyorum.
sanki ben hiç o olmadım. sanki o ben değildi.
sanki o günü ben yaşamadım, o saçlar bana ait değil.
yine de kıskandım onu.
ona özendim.
o olmak istedim.
tekrar o olmak...
her şeyi çevirebilmek, o zamana atabilmek kendimi...

ne zaman toparlayabileceğim bu yorgunluktan kendimi,
ne zaman bırakacağım kendi kendime özenmeyi...
ne zaman sevebileceğim tekrar kendimi.
sislerin arkasındaki bir gemiyi beklemek gibi, bu soruların cevabı.
yaklaşıyor mu, uzaklaşıyor mu göremeden...

10 Mayıs 2013 Cuma

bir rüya gördüm dün gece.. hiç ağlarken bu kadar mutlu hissetmemiştim. aynı anda hem özlemi, hem kavuşmayı, hem sevmeyi, hem üzülmeyi, hem mutlu olmayı, hiç bir arada yaşamamıştım.
bir rüya gördüm dün gece... karşımda dikiliyordun. seven gözlerle bakıyordun bana. bazen sarılıyordun. sadece benim olduğunu hissediyordum, kurduğun cümlelerin hiç birini duyamıyordum. ama sen benimdin, karşımda öylece dikiliyordun...
onca zamanın birikmiş pişmanlıkları düğümleniyordu boğazıma. yuttuğum kelimeler gözlerimden yaşlar halinde süzülüyordu peş peşe.. sağanak gibi...
içimde tutmak istemiyordum, fazla geliyordu artık hepsi... karşımdaki "sen"den başka bir şey istemediğimi biliyordum...
mutluydum, loştu, gülümsüyordun, ben ağlıyordum...
hiç söyleyemediklerim süzülüyordu sadece dudaklarımdan, gözlerimden, saçlarımdan;
seni seviyorum... seni seviyorum... seni seviyorum... 

2 Mart 2013 Cumartesi

+ yani ben, kedi gibi bir sevgi arıyorum... onun beklentisiz, karşılıksız sevgisini mesela.. hem "senin", hem "özgür". hem kendinden, hem sana olan sevgisinden taviz vermeyen... kedi gibi sevmek istiyorum ben, kedi gibi sevilmek... 
- sen var ya, çok fena boku yemişsin...

19 Şubat 2013 Salı

babasız büyüyen kızlardanım ben..
kendi şefkatinden kopardığında beni, en son hatırladığım şey boynuna atlayıp getirdiği çikolataya sevindiğimdi.
içeride uyandırmaya korktuğum o dev adamdan artık korkmayacak olmamdı.
o güven veren ellerini tutup yürüyemeyecek, bir köpeğin başını okşayamayacak olmamdı.
bir erkeğin şefkatinden, güveninden çok küçükken koparıldım ben.
elini her tuttuğuma güvenmek istedim.
hepsinin gözlerinde şefkati aradım.
bir türlü aynısını bulamadım...
babasız büyüyen kızlar böyledir adam...
onlara bir tutam şefkat vermen gerekir, her gün belli dozda.
elini tutman gerekir yürürken,
bazen sarılman sıkıca.
o herkesten önce koparılmıştır çünkü en çok sevdiği erkeğin ellerinden.
babasız büyüyen kızlar zordur adam...
üstesinden gelemeyeceksen hiç yaklaşma.
hemen bağlanıverir,
göklere çıkartır seni.
sevmek ister, çok sevilmek ister.
çok küçükken kaybetmiştir,
alelade bir oyuncak gibi değil...
işte bu yüzden korkar kaybetmekten,
başka gözlerden sakınmak ister, yerine koyduğu adam gibi olmayacağını bilmek ister...
babasız büyüyen kızlar hep eksiktir adam...
onların hem babası, hem sevgilisi olman gerekir.
yapamayacaksan hiç yaklaşma...
yapamayacaksan 'bir de sen çıkma' adam...

4 Şubat 2013 Pazartesi

gidiyor musun?
süslü cümlelere gerek yok.
siktir git...

30 Ocak 2013 Çarşamba

ah.. 
yeşerip bir
sarmaşık olmak istiyorum,
sana sıkı sıkı sarılabilmek, 
sırıl sıklam aşık, 
sarıldıkça büyüyen, 
büyüdükçe yeşeren bir 
sarm-aşık... 

ben sen olayım, 
sen bende kaybol istiyorum. 
enkaz bile olsak,
ayıramasınlar, 
ayıklayamasınlar, 
koparamasınlar... 

hiç istemediğim kadar,
bir seni isteyeyim istiyorum... 

28 Ocak 2013 Pazartesi

sadece mektup...

Birbirimizin boşluklarını mı dolduruyoruz yoksa bir şeyler mi filizleniyor, anlayamıyorum bir türlü arka bahçemizde. Tamam, doldurabildiğimiz boşluklardan memnunuz, ama bu mu istediğimiz acaba?
Unutuyor muyuz acaba, sevişirken sevmeyi biz?
Hissettirebiliyor muyuz sevdiğimizi.
Gerçekten seviyor muyuz ya da?
Mutsuzken ağlamak o kadar basit ki artık. Vücudum ters tepkimelere giriyor.
Bazen, ufacık bir lafla, sevgi açlığımı dolduran küçücük bir cümleyle, o kadar mutlu oluyorum ki. Oturup ağlayasım geliyor. Başını göğsüne gömüp, salya sümük çocuk gibi ağlamak istiyorum.
"Ben ne zamandır sevilmiyordum..." diye itiraf edebileyim istiyorum...
Ama bilemiyorum, artık emin olamıyorum, belki hastayım, belki tamamen parçalanmış bir haldeyim...
Sevilmek nasıl oluyordu, hatırlayamıyorum...
"Özledim" dediğinde, neyi özlediğinden emin olamıyorum. "Ben de özledim be adam..." diyemiyorum. Ben senin kokunu özlüyorum, ellerini, dudaklarını, yanıbaşımda oturmanı, mutfakta çay yaparken yanıma gelmeni beklediğimdeki heyecanımı, bile özlüyorum...
Sen neyi özlüyorsun, bilmiyorum...
Sevmeye korkuyorum.
İçimde adeta zincirlenmiş bir duygu, gittikçe büyüyor, gittikçe zaptedilemez hale geliyor.
Sevsem, öyle çok seveceğim ki.
Kaçıracağım, korkutacağım diye, korkuyorum...

Sonsuz sevgi var mı, bilmiyorum...
Herkes gidiyor mu?
Gidiyor... bunu biliyorum...
Sonsuz sevgiye, umut besleyen biri olarak
sevişmek kadar sevmek de olsun istiyorum...
En çok onu hatırlayamıyorum...

19 Ocak 2013 Cumartesi

huzuru, 
birinin boynuna dayadığınız an burnunuzu,
bulabiliyorsanız, 
halinize üzülmeye başlamanız gerekli,
demektir... 

med-cezirler halinde, 
boğazınıza düğümlenecek demektir,
göz yaşlarınız,
bir müddet sonra... 

şimdiden, 
göç etmek lazım gelir... 

6 Ocak 2013 Pazar

Sevişiyorsun ama bilmiyorsun ya,
seviyor mu o da...
Bilemiyorsun ya...

27 Aralık 2012 Perşembe

(ç)alıntı...

...
Eve gidip uyumak istiyordum. Çözümdü uyumak.
İçmek, uyumak, uyanıp kusmak, işemek ve sıçmak. Hayatta gerçekten önemli olan şeyler bunlardı.
Sevmek, vazgeçmek, sevişmek; ikinci derece öneme sahiptiler. Gene de "ihtiyaç halinde camı kırınız" yazıyordu üzerlerinde. Aniden bastırıyorlardı. Bir eroin krizi gibi. Bir doz alıyordun; dünyan değişiyordu. Kendini iyi bile hissediyordun. Sonra etkisi geçiyordu. Eskisinden daha derin bir umutsuzlukta buluyordun kendini. Devam etmekten başka şansın kalmıyordu...
         Murat IŞIK

...
 

yaralardan bana kalan...

ağlat beni hadi çocuk...
elinde mendilinle koşturdun ya peşimden onca zaman.
hadi biraz da sen ağlat...

vakit çok erken çocuk...
hep bu vakitte gidiyorlar,
hadi sen de toparlan yavaştan...

avuçlarımda kaldı,
çocukluğumdan kalma yaralarımın kabukları,
hani iyileştirecektin ya...
seninkileri de bırak bana çocuk...

bir yudum olmuştun ya sen dudaklarımda,
sanki yeni filizleniyormuş gibi,
anlık bir hayaldi, ne güzeldi...

şimdi vakit, çok erken çocuk...
biliyorum kalamazsın.

o treni kaçır demiştim sana,
es geç benim durağımı,
ellerimde yer yok çocuk,
avuçlarımın içi,
hâlâ saklı yaralarla kaplı...

çok alıştırma kendine çocuk,
mevsimler geçer,
ceketin asılı kalır,
avuçlarımda bir kabuğa daha dönüşür...
kaldıramam çocuk...

20 Kasım 2012 Salı

bazen, 
hani pes edersin ya. 
beyaz bayrağı çekersin... 
halin kalmamıştır... 
ağzın yüzün kan içinde kalmamıştır belki ama, 
paramparça olmuştur yüreğin, 
toparlamaya fırsat bulamamışsındır... 

bazen, 
hani durmadan tekmeler seni hayat, 
yerde olmandan fırsat bilerek... 
karnına karnına vurur, 
tam bitti dersin, 
rahatladım;
tekrar başlar, usanmaksızın... 

tam kalkabilecek gücü bulursun, 
aklın sana bir oyun oynar, 
kapaklanırsın yine... 

tam uzanacak bir el görürsün, 
gösterip de vermiyor zaten hayat, 
bir bakmışsın sırtında iki gözün... 

...

anksiyetem dökülüyor yine gözlerimden, 
dudaklarımın arasından çıkamıyor.. 
yumruklarımın içerisinde sıkışmış bağırıyor basbas... 
siz, korkutuyorsunuz beni... 
sonra merhamet gösteriyorsunuz bir tutam, 
ta ki sabrınız dolana kadar... 
ben, usulca bekliyorum ki, 
ardınızdaki özünüzü görebileyim, 
yine sizden korkabileyim... 


23 Ekim 2012 Salı

noonelikeyou...

Giderken, bir veda mektubu bırakmalı mıyım, bilmiyorum..
ama,
muhakkak ama muhakkak son bir kadehi bitirmeliyim gözlerim kapalı,
yaşayamadığım hayatlarımı dışarıdan izlemenin şerefine...
Senin hayalini kurmalıyım,
özlerken beni...
Belki başkasının gözlerine bakarak kaldırdığın,
o kırmızı kadehlerin içerisinde...
Ve mutlaka, sağlamalıyım bilmeni,
ben daima, oralarda bir yerlerde olacağım...
Bir türlü boğazından geçemeyecek,
bir türlü vedalaşamayacak,
bir türlü, bırakamayacağım seni...
Sen rahatsız olacaksın benden,
ben daha fazla sarılacağım, tutunacağım bağdemciklerine...
Gözlerinde acı bir damla yaş olup,
düşmek isteyeceğim dudaklarına...
Bugün kavuşamadığım, o sıcak dudaklarına...
Doyasıya ilgilenmeliyim onlarla,
doyasıya yaşamalıyım, hissetmeliyim...
doymalıyım belki de...

Yanlış bir zamanın ortasında,
avuçlarıma bırakılmış yegane doğruydun sen...
Ben her zamanki gibi,
zamansızlığımla katlettim seni...
Kendi zamansızlığıma çekip, saklamak isterken,
her defasında biraz daha siliniyordun birlikte olduğumuz o kareden...
Ben bile bile,
sonunu göre göre, kılımı kıpırdatamıyordum...

Şimdi sana anlatmalı mıyım her şeyi,
yoksa gözlerimi yummalı mıyım,
kendi karanlığıma...
Dudaklarına bir kez olsun dokunarak mı ölmek,
güzel bu gece,
Yoksa onların sıcaklığını bilmeden,
hissedemeden kayıp gitmek mi bir yıldızın parlak karanlığında...

Haykırmakla çözülmeyecek bu içimdeki...
Anlatmakla anlaşılmayacak..
Ben senin gözlerine bakamayacağım...
Sen benim sesimi bir daha asla duyamayacaksın...
Başlamadan bitireceğim,
ama bu gece en çok,
kendimi öldüreceğim...

18 Ekim 2012 Perşembe

apocalypse...

Bazen durup düşünüyorum... Hayatımızın nefes alma anları, ne kadar da kısıtlı.. Elimizi attığımızda karşımıza çıkmayan yeşiller, bizlerden başka canlılara olan tahammülsüzlüğümüz, birbirimize karşı olan bitmek tükenmek bilmeyen öfkemiz, sürekli yeni tohumlar ekerek suladığımız agresyon, nefret.. Sabah erken uyanmak, modern kölelik, trafik, tanışmaya tenezzül etmediğin insanlarla yan yana yolculuk etmek, öfkeden trafikte bir tanesine okkalı bir küfür sallamak... Geç kalsan, izah etme stresi...

Tüm bunlardan sıyrılıp, yaşamaya haftada kaç dakika fırsat bulabiliyor insanoğlu, bunu bir düşünüyorum... Yapmak istemediği bir şeyi yapmayınca, sorumluluk stresi yüzünden kendini yiyip bitirip, anın tadı bile çıkarılamıyor... 

Peki ya kıyamet gerçekse? 

Ben inançlı biri değilim. Fakat doğa, elbet pes edecek. Doğanın ciğerlerini söküp, onu yiyip bitireceğiz bizler. Onun sayesinde yaşarken, kendi ölüm fermanımızı her gün yeniden imzalıyoruz. Kendini yenileme gücünü, asla umursamıyoruz...

Peki doğa ölürse? Ardından teker teker bizler de öleceğiz... 

Yarın her şeyin sonu gelse, hangimiz bugün yaşadığımız günden, geçirdiğimiz haftadan mutlu olacağız? Biz hayatta bunun için mi varız? Çalışmak, üretmek, tüketmek, teknolojinin en yüksek safhasında olan iletişimsizlik, birbirini anlamayı bile ağırdan almamak, her şeyi olanca hızlılığıyla yaşamak istemek... 
Sevişmek için sevmeyi bekleyememek. Yemek için pişirmeyi istememek. Öğrenmek için okumaya üşenmek. Tanışmak için bir 'merhaba'yı çok görmek. Çimlere uzanmak için bir türlü vakit bulamamak. 

Hayatımızın günlerini umursamadan bir bir geçirirken, gerçekten de bunları mı hak ediyoruz? 
Bir insanı yargılayıp, parmaklıklar ardına koymak, sorunun en mükemmel çözümü mü? 
Parası olmayan eğitilemez, çoğu zaman hastalığa, bazen ölüme terk edilirken, insanlar içinde hak ettikleri gerçekten bu mu? 
Sokağa çıkmadan bir ekran arkasından konuşmak, onunla bununla.. Yapabileceğimizin en iyisi bu mu? 
Karşındaki yarın orada olacakmış gibi güvenle, öfkelenip laflar savurmak, ya da sen hala orada olacakmışsın gibi... Ânı yaşamak bu mu?... 

'Yaratılan' en akıllı varlık olarak ego şişiren insanın yapabileceği en iyi şey bu mu? Kurabileceği en mükemmel düzen bundan mı ibaret? Baş kaldırmaya bile yorgun muyuz? Kendi kendimizi köleleştirip, hayatımızda bir kaç mutlu gün yaşayınca, sevinmek mi doğal olanı gerçekten? 

Kendimizi çaresizliğe kilitleyip, kendi çaresizliğimizle yaşamak, bunun ise hiç canımızı acıtmıyor olması... İnsanoğlunun evriminde, günlerden bugün... 

12 Ekim 2012 Cuma

düşüyor mu,
üşüyor mu  o hece dudaklarımda..
ölüyorumdur belki,
ölümü düşlüyordur dudaklarım da...
üşüyor mu,
seni mi düşlüyor,
geceleri, karanlık yatağında..
bilmiyorum...
ellerini alıp kalbine sıkı sıkı bastırmak,
yeni bir yuva bulmak mı istiyor...
bilmiyorum...
ölmek daha mı iyiydi ellerinde,
dudaklarından intihar ederken,
apar topar,
acelesi varmış gibi hem de,
ölmek diyorum işte,
biraz ciddice bir mevzu ya hani...
buz tutmuş dudaklarında titremek gibi,
sessizce...
korkmadan seviştiğin bedenlerin aksine,
sessizce...
duvara çarpıp bir bir kırdığın,
döktüğün tüm yüzlerin aksine,
sessizce...
cesaret edemeyeceğin kadar belki de,
sessizce...

sağır eden çığlığının yankısı,
sade bir boşluktan ibaret..
kimse duymadan seversem seni,
sevmiş sayılır mıyım yine de?
kimse duymadan bırakırsam kendimi,
dudaklarının arasından,
ölmüş sayılır mıyım yine de?...

9 Ekim 2012 Salı

liar...

son vermek istediğin hayatların başında kendininki mi var Laure?...
nihayetinde, sen de bir insansın ve,
olabildiğince aç gözlü, kendine aşık ve ölüm korkusu ile dolusun,
değil mi Laure?...
kendinden nefret ederken,
diğer taraftan da üzülmemesi için, bir sürü insanı üzmeyi göze alabilirsin,
değil mi Laure?...
üzülmeyi hak ettiğini kendine itiraf edemezken,
köşe bucak kaçıp, saklanmak, seni bu kadar yorarken,
sen kendi benliğinde boğulurken,
uzanacak bir ele muhtaç olduğun gerçeğini bile kabul etmezken,
ölmeyi hak ettiğini düşünmek, nasıl bir his Laure?...
kendine verdiğin sözler bir boka yaramazken,
daha ne kadar harcayabilirsin,
ne kadar bozdurabilirsin ruhunu?
yamalanmış kalbini kim ister artık,
dönüp kim bakar gözlerine Laure?...
hayır, kadehinde biraz olsun bile şarap yok...
fincanında, kahve yok..
istediğin hiçbir şey,
sen, 'sen' olmadan, gelmeyecek sana,
biliyorsun Laure...
yapacak bir şey yok,
yine duracaksın,
ve yine terk edecekler seni bir bir..
yapacak bir şey yok,
hepsinin ardından baktığın gibi bakacaksın,
gözlerinde yağmurlar biriktirip...
yapacak bir şey yok Laure...
yapacak 'çok' şey var...
sen ise, içlerinden sadece yalnızlığı seçtin...
maskeni düşür hadi Laure...
anlat,
hiç anlamayacak olanlara...
neden kağıtların kanıyor,
hadi söyle onlara...